Ali bey 1959 yılının İlkbaharı’nda, Toros Dağları’nın Akdeniz’e bakan sarp ve kayalık bir dağ köyünde doğdu. Geçim şartlarının oldukça ağır olduğu, bu fakir köyün, altı çocuklu bir ailesinin ikinci çocuğuydu.

Babası Kara Veli geçimini hayvancılık ve su kaynaklarının kıt bulunduğu zor arazide; çiftçilik yaparak sağlıyordu. Çocuklar bu ortamda büyüyor, şehre, medeniyete uzak kalıyorlardı. Veli’de, bunun farkındaydı ama ne yazık ki fazla da yapabileceği bir şey yoktu.

Kara Veli askerliğini İstanbul’da yapmış, okuma yazmayı orada öğrenmiş, akıllı bir adamdı. Gidişatını az çok bilen biriydi. Kentte kimi-kimsesi yoktu ama gönlü çocuklarından hiç olmazsa bir ikisinin okumasından yanaydı.

Ali, yedi yaşında okula başladı; zeki bir çocuktu. Öğretmenleri Ali’yi fark ettiler, babasına “bunu okutmalısın” diye tembihlediler; Kara Veli bu duruma çok sevindi; “oğlum seni okutacağım babamın askerde kaybolan izini bulmanı istiyorum” diyordu.

Ali, öğretmen okuluna girmeyi başardı. Sınıf öğretmeni olacaktı ama o yıllarda bir değişiklik oldu. Öğretmenlik mesleki eğitimi; üniversiteye yükseltildi. Kader onu matematik öğretmeni olarak hayata kattı. Kara Veli’nin istediği, savaşta kaybolan babasının izini sürecek bir bölüm okumasa da, oğlu, okuyup köyden ayrılmayı başarmıştı ve aile mutluydu.

Samsun Havza’dan Erzurum Aşkale’ye, Sivas Divriği’den, Ankara Polatlı’ya, Konya Beyşehir’den Afyon Lisesi’ne pek çok okulda çalıştı. Yetmişlerin sonundan bu yana öğretmenliğin tüm sıkıntılarını ve memleketin halini farklı kentlerden gördü.

Bu sabah, vakitsiz yeni tayin olduğu bu kentte okula gitmek için evden çıkarken nedense aklına babası geldi. Kader O’nu babasının gayretiyle, dedesinin izini bulmak için yola çıkarsa da O, babasının beklentilerine değil, Ülkenin eğitim ihtiyacı için farklı okullarda koşturarak, ince uzun bir yola çıkarmıştı. Çocuklara ders vermeyi, bildiklerini paylaşmayı, anlatmayı seviyordu. Onca sıkıntıya rağmen iyimserdi; hayata olumlu bakılması gerektiğine inanan bir felsefesi vardı.

Üniversite yıllarında sıkıntılı günleri olmuşsa da yılmadı. Umutları vardı; tarih alanını seçmemişti ama dedesinin izini kaybetmelerinin sorumluluğunu, kişilerden çok Ülkede geç kalınmış eğitimde arıyordu.

Dedesinin askerlik kaydının tutulup tutulmadığını bilmiyordu. Savrulan Koca bir İmparatorlukta olanlar için kişilerden çok kolektif bir sorumluluğun olduğuna inanıyordu. Bu duygularını açıkça belli etmese de; daha çok sınıfa derse girmesinin, daha çok çocuğa ulaşmasının nedeni buydu. Sanki her çocuğa ulaştıkça, dokundukça; karşılaştığı her çocuğu karanlıktan çekip, dedesinin izini bulmaya çıkaracakmış gibi bir duyguya kapılıyordu.

Giderek bu duygu bir tutkuya dönüştü. Karşılaştığı güçlüklerde aklına hep; “… Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. …” ayeti geliyor, güçlüklere boyun eğmiyordu.

Bu bir hayat felsefesi haline gelmişti. Elinden tutuğu her çocuğun, aydınlığa sürüklediğine inanıyor gibiydi. Ali beyin uzun ince öğretmenlik yolculuğu şimdi İzmir’e düşmüştü. Öğretmenliğinin 20’nci eğitim-öğretim döneminde İzmir’de oldukça büyük bir okuldaydı. Ülkede öğretmenlik eğitiminin kalitesi yetmişlerin sonunda adeta dipteydi. Eğitimin kalitesi o yıllarda henüz dipte değilmiş; şimdi onunda dibine doğru sürükleniyor muyuz ne diye düşündü. Vakitsiz yer değiştirme ağırına gitse de adımlarını daha bir vakur atıyordu. Yaptıklarından daha emindi, içindeki umut ateş sönmemişti ama ne var ki eskisi kadar deli akmıyordu.

Yeni bir ev kiralamıştı. Göreve başladığı liseye yakın sayılırdı. Evden çıkıp adımını sokağa attı; güzel bir gündü, gökyüzü türkuaz mavisi, toprak ıslak, gece yağmur yağmıştı besbelli. Bu bahar mevsiminde güne başlamak için geç bile sayılırdı. Arkasından gelen talebelerin kendi aralarında yüksek sesle konuştuklarını duygu, irkildi.

Hangisi olduğunu görmüyordu. İçlerinden biri “oğlum tarihçiyi sevmiyorum durmadan dinlenmeden saydırıyor; yok Mete’ymiş yok Alparslan’mış yetmedi Osmanlı, sıkıldım abi” dedi. Tam Ali beyin yanından geçmek üzere iken diğeri söze karıştı “Cumhuriyet tarihi yetmiyor mu abi sıkıldım” dedi. Bir diğer öğrenci “bu ilk iki saati assak mı ” dedi.

Yanından geçip gittiler. Ali bey hem yürüdü, hem düşündü. Biz Türkler tarih yapmada bu kadar mahir iken, neden tarihe mal olmuş yapılanları, öğretmede, anlatmada bu kadar zorlanıyoruz aklım almıyor diye düşündü. Bu arada kendisi de öğrencilerin ardından lisenin giriş kapısındaydı.

Kıyafetinden öğretmen olduğunu sandığı genç bir kadınla karşılaştı. “Günaydın dedi. Muhatabı “günaydın” diye karşılık verdiyse de, sen de kimsin der gibi baktı ama uzatmadı hızlıca ilerleyip, öğrencilerin arasında kayboldu. Ali bey yeni bir yerde olmanın heyecanı ve birazda şaşkınıyla sağa sola baktı. İşte yeni okulundaydı. Âdetiydi; önce sosyal donatıları tespite geçerdi.

Nöbetçi öğrenciye ”kantin ya da kafeterya nerede” diye sordu. Öğrenci kararlı bir sesle “dışarı çıkmalısınız, E-binasından, girince göreceksiniz” dedi. Ali bey cevabı beğendi, çok net dedi kendi kendine. Eğitim-öğretimde ikinci dönemin neredeyse sonuna gelinmek üzereydi. E-binasının önüne çıktı. Avluda 9-A dan 12-D ye kadar işaretlenmiş on altı toplanma alanı vardı. Buradan geçti. E-binasına girdi; gerçekten kantin-kafeterya karışımı bir yer, tam karşısındaydı.

Sabah kahvaltısını yapmamış gençlerin kuyruk oluşturduğu ama acelesi olduğu her hallerinden belli bir kalabalık sıradaydı.

Ali beyin acelesi yoktu; çünkü henüz ders programı belli değildi. Ayrıca burada az sonra çıkacak tatlı fırtınadan haberi olmayan tek kişi oydu. İşini uzun zamandır yaptığı her halinden belli olan kantinci sabahın bu saatinde son derece hızlı çalışıyordu, neredeyse kuyruğu bitirmişti ki saatine baktı ve son kişiye; “omlet yetişmez kızım, sen ilk arada gel” dedi.

Gayri ihtiyari, Ali bey de saatine baktı henüz 08.46 gibiydi. Öğrencilerden biri “son dört dakika oğlum çıkmalıyız” dedi. Bir diğeri “bu herif çok olmaya başladı; zora başvurmasa da, sinirimi bozuyor oğlum” demişti ki; orta boylu esmer yeşil gözlü genç bir adam, her halinden buranın patronu olduğu belli olan biri kantine daldı.

Gürledi “ bazlama düşmanları kuralları tekrar ettirmeyin bana” dedi. Yan masadaki kız öğrencilerden biri “Bazlama da ne oğlum” dedi. Bizimkisi duyar gibi oldu lakırdıyı belki de duymadı.

Yeniden gürledi “sen nereden bileceksin dürümü, bazlamayı, çöreği; edebiyat öğretmenin ben olacaktım ki! Görürdün” dedi. Ali bey, belli ki kulak sağlam dedi kendi kendine.

Kıkırdama olsa da çocuklar kapıya yönelirken birisi lafını çekmedi “o kadar da değil be hocam, bu okuldakiler, “buğdayı da mısırı da bilir” deyiverdi.

Patron “Geç, geç dedi, sizin hangi harmanın denesi olduğunuzu biliyorum ben” dakikasında salon boşaldı, yalnız Ali bey kaldı.

Patron baktı, ona doğru yürüdü. Elini uzattı. Ali bey de ayağa kalktı ve elini uzattı. Patron “adım Cemal” dedi çocuklar “tatlı belâ Haydar” diyorlar. Gülümsedi ‘’tabii yüzüme değil’’ dedi. Cemal, O nu bir kere görmüştü “yeni matematik öğretmeni olmalısınız, hoş geldiniz” dedi.

Ali bey “hoş bulduk memnun oldum Cemal bey” dedi. Belli ki espriyi seven bir adam diye düşündü. Gülümsedi, “öteki de fena değilmiş” dedi.

Ali bey “Hoş bulduk, adım Ali, müdür beyin odasında, daha önce karşılaştık, siz çıkıyordunuz ”dedi.

Cemal bey, ara vermeden “Buyurun İstiklal Marşı’na geçelim” dedi ve nazikçe kendini Ali beyin gövdesinin gerisine aldı ve kapıya döndü.

Ali bey beklemediği için bu nezakete karşı yarı şaşkın, Cemal beyin önünden çıkışa doğru yürüdü. Ali beyin çok sevdiği pazartesi seremonisi yani askerlerin tadat alanı dedikleri öğrencilerin toplandığı alanını gören yüksekçe bir platforma ulaştılar. Platformdan önünde öğrenciler kendi sınıfları için ayrılmış alanda topluca görünmekteydi. Göçmen kuşlar gibi cıvıl cıvıl kaynaşıyorlardı. Ali bey, öğrencilerin toplu olduğu bu hali çok severdi; öğretmenlerin, öğrencilerin arasına dağılmış olmasına rağmen konuşma ve kaynaşma çok canlıydı.

Haydar (Cemal) İstiklal Marşı söylemek için hazırlanmış ses düzeneğinin önündeki mikrofonu aldı; “Sevgili geçler, Şair sizi böyle görse; ne derdi bilmiyorum, ama ben sizi kınıyorum” dedi.

Devamla “sizi vakur olmaya davet ediyorum” ardından diri ve emin bir tonda; “Rahat” diyerek ara vermeden “Hazır ol” komutuyla kaynaşma ve gürültü bir anda durdu. Haydar, “Zehra hocam buyurun” dedi. Müzik öğretmeni idaresinde İstiklal Marşı tamamlandı.

Gruplar halinde öğrenciler kendi sınıflarının olduğu bloklara doğru yöneldiler. Ali beyin önümden geçen bir erkek öğrenci “vakur olmak ne lan, Şair kim, bu herif her gün yeni bir şey yumurtluyor” dedi. Yanındaki kız öğrenci “oğlum sende takıyorsun neyse ne” sözlüğe bak, hem Şairi de bil gari, kim olacak elbette Mehmet …” dedi. Ali bey sonunu duymadı ama gülümsedi. Geçtiler.

Ali bey, çok kalabalık bir okul diye düşündü. Seremoni bitmek üzereydi. Cemal Bey, Ali beye döndü “odaya çıkalım hocam “ dedi. Birlikte aynı binanın idari katına yöneldiler.

Cemal bey, “bu okulda benim iki yüzüm var, biri görünen, yani adım gibi” dedi.

Ali bey atıldı; “birde öğrenciye dönük olan tatlı bela Haydar” dedi.

Cemal bey “tamam, siz bu işi kaptınız” güldüler. Müdür yardımcısı odasına girdiler. Cemal bey koltuğa değil Ali beyin karşısına oturdu ve seslendi “Bilal efendi”

Esmer kara kuru yaşlı bir adam açık duran kapıdan başını uzatıp “buyurun hocam” dedi. Cemal bey “önce kantine git ve o zıpır oğlan bana gelsin. Birde misafirimize sor bakalım ne içer” Ali bey “estağfurullah hocam zahmet etmeyin siz …” diyecek oldu.

Cemal gürledi “hocam siz yeni geldiniz şimdi misafirsiniz. Bizde adet böyledir. Üstelik hikâyeniz efsane; bize ulaştı. Ben kişilerle çalışır, bakar karar veririm. Ama Müdür Bey farklı, iyi iz sürer bana talimatı net. Diğer yandan bizim idareciliğimizi de siz zaten çalışınca göreceksiniz” dedi.

Bilal “ne alırsınız hocam ıhlamur, çay, adaçayı?” Ali bey “ açık çay olsun” dedi. Cemal bey “benimkini biliyorsun” dedi.

Bu arada Cemal beyin odasına öğrenciler girmeye başladı. Çalışma masasının üstünde duran sınıf defterleri üst üste duruyordu. İlk giren sarışın mavi gözlü güzel bir kızdı “Günaydın hocam defteri alabilir miyim” dedi.

Cemal bey “ al kızım al her sabah sorman gerekmez” dedi. Girişi biraz çekingen, Ali beyin dikkatini çekti, ne iş der gibi baktı.

Cemal, “Bilmem ki nasıl yetiştirmişler bu devirde, ama çok çalışkandır ha; sen onu birde derste gör; dik başlı ve asi” dedi. Ardından kara yağız, bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir erkek öğrenci girdi “günaydın hocam” dedi. Sanki bu seste bir kinaye ince mesaj saklı gibiydi. Öğrenci çıkarken, Cemal bey “pek bir civandır kerata” dedi. Belli ki O’nu çok seviyordu.

Ardından çelebi yüzlü gözlüklü bir erkek öğrenci daha girdi. Saçları siyah ve uzundu, çakır gözlü. O’da, sanki ortamı bozmayayım der gibiydi. Sınıf defterini aldı ve usulca çıktı.

Bizim Haydar ardından seslendi. “Selçuk 12-C’ye duyur; iki hattadır boş geçen dersler doldu, haylazlık istemem, tastamam 11.20 de sınıfta isterim” dedi.

Koridorda bir ses yankılandı çelebiden “emrin olur hocam”.

Çaylar geldi; kantinden gelen kahvaltılıklar Ali beyi rahatlattı. Cemal bey “ders programın Müdür beyde imzada, birazdan gelir, 11.20 de; 12-C de ilk derse birlikte girelim” dedi.

Ali bey “tamam hocam ben şöyle etrafı bir kolaçan edeyim, kahvaltı için teşekkürler” dedi ve kalktı. Tam çıkarken “sormayı unuttum öğretmenler odası ya da odaları hangi binada bir de memur arkadaşlara da uğrayacağım ” dedi.

Cemal bey “Bina giriş katlarında, ben size bir de dolap göstermeliyim” dedi.

Ali bey odadan çıktı; bu kaçıncı okul kaçıncı mektep artık saymaz oldu. Afyon’dan ayrılırken hoş olmayan işler yaşamış, hiç ilgisi olmadığı halde canı çok sıkılmıştı. Hatırına düştü. ‘’Olan oldu geç bunları’’ dedi kendi kendine, önümüze bakalım. Zemine indi. Öğretmenler odası yazan bir kapıya yaklaşırken içinden; “haydi hayırlısı” dedi.

Öğretmenler odasının kapısı nerde ise kapalı gibiydi. Hafifçe dokundu ve girdi; içerisi oldukça geniş, derli toplu, ortada gayet şık kocaman bir masa ergonomik sandalyelerle çevrilmişti. Sol duvar neredeyse boydan boya dolaplarla kaplıydı. Kendi kendine ”güzel” dedi. Odanın sağ köşesinde başka bir kapı gördü; açık kapısından baktı. Öğretmenler odasına açılan mutfak denecek kadar geniş, çok amaçlı bir ikinci odayla karşılaştı. İçinde buzdolabından bulaşık makinesine kadar neredeyse her şey vardı.

Kendi kendine “hey gidi günler hey” biz öğretmenler odası yapacak oda bulamazdık diye düşündü; içeri girmedi. Geri döndü öğretmenler odasının tamamına hâkim bir köşesine oturdu. Tam o anda ders zili çaldı; yaklaşık bir dakika sonra öğretmenler içeri girmeye başladı. Ali beyin sağındaki, solundaki ve karşısında sandalyeler doldu. Yanına oturan öğretmen sıkıntılı gibiydi; selam verip oturdu ve çantadan bilgisayarını çıkardı; hızlıca açtı belli ki bir şey arıyordu. Kendi kendine “hep mi ben arkadaş” dedi.

Ali bey sanki söz hakkı doğmuş gibi atıldı “ ne hep mi ben arkadaş” dedi. Affedersin hocam, “adım Süleyman, tarih öğretmeniyim, rahatsız ettim galiba” dedi; “sizi tanıyamadım!?”

Ali bey “adım Ali, matematik öğretmeniyim, yeni tayin oldum.”

Süleyman bey, ‘’memnun oldum hoş geldiniz. 19 Mayıs için görev vermişler bende de bu konuyu işlemek için orijinal materyal yok” dedi.

Ali bey “öğretmenliğinizin kaçıncı yılındasınız” diye sordu.

Süleyman bey “iki doldu hocam” deyince Ali bey gülümsedi. “daha zamanınız var, dert etmeyin, isterseniz arşivimi açarım, hallederiz, ancak dijital değil ha ” dedi.

Süleyman Bey, “hayret matematik ve hallederiz, iyiymiş tamam” dedi; gülümsedi. Belli ki dersi vardı ayağa kalktı “saygılı bir tonda “görüşürüz” dedi.

Ayrılırken Ali Bey, “bayramlarda görev almak henüz branşlara ayrılmamışken biz öğretmendik hocam dedi”

Öğretmenler odasına bir uğultu çöktü; girenler çıkanlar, çantasını karıştıranlar, notlarını kontrol edenler, muhabbeti koyulaştıranlar. Çay faslı yoğunlaştı. İşini bitirmiş ağırdan alanlar da vardı. Hızlıca kıyafetini kontrol, makyajını, örtüsünü düzelten de vardı. Az da olsa şimdilerde genç erkek öğretmenler arasında yaygın; sakallı ve dazlak olan da vardı. Her biri, kendi ihtiyaç ve eksiğini 10 dakikada tamamlamaya çalışan bir grup yetişkin insan.

Ali bey, kendi kendine düşündü; hayat nasılda akıp giden zaman içinde hızla değişiyor, bizi kendi anaforu içinde çaresiz bırakıyor, ne yapmalıyız ki bizden bir iz, bir hoş seda kalsın, diye düşünürken odaya Cemal Bey girdi;

Hocam ders programı hazır, size bir de anahtar veriyorum; Dolap 99 sizindir, hazırsanız ilk ders için sınıfa çıkalım. Ali bey, “tamamdır” dedi ve beraberce 12-C’ ye çıktılar. Sınıfa birlikte girdiler önce Cemal Bey söze başladı.

Cemal bey genelde “beyler diye” söze başlardı. Sanki kızlar yokmuş gibi Ancak bu kez söze farklı başladı; “Sizler bu okulda artık misafir sayılırsınız. Hayata atılmak denen şey neyse onun uçurumundan aşağı düşmenize az kaldı.

Aklını kullananlar, antrenmanlı olduklarından güzel yerlere düşüyorlar. Aklını kullanmayanlar, sıkıntının pisliğin içine düşüyorlar. Dileğim güzel yerlere düşmenizdir; bunun yolu bu okulda zamanı ve fırsatı iyi kullanmanızdır.’’ Ali Bey’i ima ederek; ‘’İşte size bir fırsat; Ali Bey değerli ve iyi bir öğretmendir. İyi bir hayat ağacı, gölgesinde kalmaya, istifade etmeye bakın” dedi.

Öğrenciler dikkat kesildiler, bir Cemal beye, bir yeni öğretmene bakıyorlardı. Ali bey, sınıfa bakıyor hiçbir şey görmüyor; herkese bakıyor gibi görünse de O aslında sınıfın en arkasındaki duvara bakıyordu.

Cemal beyin sözünün bitmesini bekliyordu. Cemal bey, “benden bu kadar söz sizin” dedi.

Ali bey, “teşekkür ederim hocam ağzınıza sağlık” dedi. Cemal bey sınıftan çıktı. Ve böylece Ali Bey için yeni okulda ilk ders başlamış oldu. Derse hemen başlamayacağını sınıfı tanımak istediğini söyledi. Sınıfta hafif bir gevşeme kendi aralarında fısıldamalar oldu. Ali bey ‘’en büyük numaradan başlamak üzere tanışalım’’ dedi.

Tanışma faslı biraz uzadı. Çünkü bazı öğrencilere farklı sorular yöneltiyordu. Adının anlamı, kaç kardeş oldukları, neden bu bölümü seçtin, hayatta ne olmak istiyorsun, matematik dersi için kanaatin ne … gibi sorular uzayıp gitti, ikinci dersle birleşti.

İyi bir sohbet oldu. Bazı öğrenciler bu tatlı sohbeti hayra yordular ama henüz ders anlatımına hiç girilmemişti. İkinci saatin sonuna 10 dakika kala Ali Bey, “arkadaşlar bir sonraki dersimize, kaldığınız yerden itibaren devam edeceğiz, gözden geçirmeden gelmeyin anlatacaklarımı kavramak için yalnız benim anlatmam yeterli değildir, bilmelisiniz. Herkese iyi dersler” dedi ve sınıftan çıktı.

Sınıfta kalan öğrencilerden bir grup kendi aralarında başladılar yeni hocanın kritiğine;

Ahmet, “ bu kadar hoca gördüm; ilk kez biri bana ‘‘Ahmet ne demek’’ diye sordu iyi mi?”

Selçuk, “adam haklı oğlum” dedi, “dersten çok sınıfı tanımak, ders için öğrenci profilini çıkarmak istiyor” dedi.

Emre, “ben sevdim adamı, boş konuşmuyor, Cemal hoca da gördünüz adamı pek bir övdü” dedi.

Süleyman, “herifin genel kültürü beni etkiledi” dedi.

Aybike, “fazla ciddi biri, bu gidişle işimiz zor oğlum, dikkatli olmalıyız, güzel laf yapıyor ama matematikte nasıl onu bilmiyoruz” dedi.

Ayşe, “adamın sınıfa hâkimiyetini gördüm, bu gaza gelecek birine benzemiyor” dedi.

Selçuk, “iyi ya, Cemal hocada öyle söylemedi mi, hayat ağacıysa meyveleri de olmalı”

Korkut, “tamam abi topla topla bitmez bu” gülüşmeler…

Ahmet , “ben dalga geçmiyorum abi adamın sosyal medyasına bir bakalım kimmiş, eski öğrencileri onun hakkında ne diyor ” dedi.

O ara ders zili duyuldu.

Ali Bey, öğretmenler odasına girdiğinde, öğrenciler üzerine hararetli bir muhabbet almış başını gidiyordu. Tam oturmak üzere iken Süleyman Bey yanında bitiverdi. “Hocam yarın dersiniz varsa sizinle kaynak alış-verişi yapabilir miyiz” dedi.

Ali bey “hay hay hocam neden olmasın” dedi.

Ali beyin bu gün başka dersi yoktu eve döndü. Vakit öğleden sonra olmuştu. Kahvaltıyla duruyordu. İyi kötü evi yerleştirmişti. Cemal beyin verdiği programa bir göz attı. Yarın ilk dersi, 12-C’ ye idi. Konuşma dokümanları aklına geldi. Kurtuluş Savaşı’yla ilgili olanı yani İstiklal Harbi dokümanlarını kitaplığın altındaki çekmeceden çıkardı. Çantasına yerleştirdi.

Mutfağa geçti ve yemek hazırladı. Masayı kurarken telefonu çaldı. Arayan Cemal beydi.

Selamlaşmadan sonra ‘’hocam az önce Süleyman bey aradı. Bir yakını vefat etmiş memleketi Urfa’ya gitmek zorunda kaldı. En az 7 gün dönmeyecek. Bana verdiğiniz programı bir başka arkadaşa verebilir misiniz’’ dedi.

Ben de ‘’sizin bana önereceğiniz bir isim var mı? diye sorunca “aklıma yeni gelen matematik öğretmeni geldi. Bana bu konuda materyal verecekti. Kendisinin adını verdiğim için özür diliyorum. Takdir sizin’’ dedi. Ben de biraz şaşırdım ‘’bu ne hız, ne zaman tanıştınız’’ dedim. Ama size, bu teklifi açsam da kabul etmeye bilirsiniz. Gerekirse ben Müdür beye çıkar başka bir arkadaşın ismini alırım’’ dedi.

Ali bey ‘’madem Süleyman bey dillendirmiş, biraz erken olacak ama siz münasiptir diyorsanız ben görevden kaçmam’’ dedi.

Cemal bey ‘’teşekkür ederim beni kırmadığınız için. Organizasyonu ben yaparım. Sizden yaklaşık bir saatlik belgeli ama duygusal bir konuşma istiyoruz’’ dedi.

Ali bey, ‘’anlaşıldı hocam sıkıntı yok görüşürüz’’ dedi. Telefonda vedalaştılar ve kapattı.

Sonraki gün ilk ders 12-C ’ye idi. Koridorda Selçuk’la karşılaştılar. Selçuk ‘’Hocam Gençlik ve Spor Bayramı Programı’nda Tarih öğretmenimizin yerine siz konuşacakmışsınız. Cemal Hoca hazırlık için başkanları çağırdı. Pek bir önem veriyordu. Orada aklıma bir şey takıldı; İzmir 19 Mayıs 1919’da nasıldı’’ dedi.

Ali bey ‘’dersten sonra öğle arası konuşalım mı Selçuk’’ dedi. Sınıfa girdiler. Ali beyin, Selçuk’un katılımcı hali, doğru zamanda doğru soru ve özgüveni dikkatini çekti. Dersten sonra biraz muhabbet ettiler.

İki gün sonraydı neredeyse 700 kişilik bütün salon doluydu. Yeni öğretmen, öğrenciler arasında gerçekten efsane olmuştu. Salonun arka sıralarında bir kız öğrenci “bu gün matematiğin tarihindeyiz” dedi. Selçuk ‘’ayıp ayıp önce bir dinle, sonra konuş’’ dedi.

Vakit tamam Ali Bey, kürsüde göründü.

Saygı değer Öğretmen arkadaşlarım, Sevgili öğrenciler,

Tarihin en eski yerleşim alanları bu topraklardadır. Tarih bize göstermektedir ki, yeryüzünün bu coğrafyası, insanlığın ilk çağlardan bu yana kurduğu köklü medeniyetlere beşiklik etmiştir. Burası zor ve belalı bir coğrafyadır.

Selçukludan Osmanlıya, neredeyse bin yıldır Anadolu topraklarındayız. Bizim için bu topraklar yalnız bir kara parçası değildir; Millet hayatının inişli çıkışlı zaman diliminde doğumdan ölüme yaşanmış hatıraların, koynunda saklandığı, kanımızla suladığımız vatandır burası. Toprak uğrunda ölen varsa vatandır. İşte bundan tam 100 yıl önce sömürgeci batı emperyalizmi yorgun imparatorluğumuzu parçalamakla kalmadı; bu ana kucağını elimizden almayı, bizi de Asya’ya sürmeyi hayal etti.

Bunu gerçekleştirmek için kullandığı maşaları vasıtasıyla Anadolu’ya ilk kez 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarmaya ve işgale başladılar. Yani bu kent işgalcileri tanır. İstiklalin ne olduğunu bilen, işgali yaşamış bir kenttir. Bir öğrencim bana ‘’19 Mayıs 1919’da İzmir nasıldı’’ diye sordu. Hem üzüldüm, hem sevindim. Üzüldüm çünkü gençlerin İzmir’de yaşayıp bunu bilmemesi hoş değil, sevindim; bu konuşmaya ilham verdiği için.

2000 yıllık bilinen Türk Tarihinde bundan 100 yıl önce 19 Mayıs 1919’da Türk’ün bağımsızlık ruhu; Bir Osmanlı zabiti olan Mustafa Kemal’de bir kez daha tecelli etti. Peki, o ruh neydi;

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar’.

İstiklal mücadelesi hiç kuşku yok, bu iman dolu ruhla başlatılmıştır. Şimdi 100 yıl önce başlamış, başarıya ulaşmış bir mücadelenin Bayramını kutluyoruz Kahramanlarını yani başta Mustafa Kemal ATATÜRK ve O’nun silah arkadaşlarını hürmetle ve şükranla anıyoruz. Programa hoş geldiniz. Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Değerli öğretmen arkadaşlar ve sevgili gençler,

O günlerde koskoca bir imparatorluğun, Milletimizin elinin altından kayıp gittiği herkesin açık malûmudur. Yokluk ve imkânsızlık içinde yanmış, yıkılmış koca bir devletten geride, Anadolu kalmıştır. Son bir hamle ile anasının nasırlı ellerini öpüp 100 yıl önce bizler için inanılmaz bir kavgaya tutuşan ecdadın; istiklalimiz ve istikbalimiz için çarpışan kahramanları anlatmak için burada 45, 50 dakikalık bir program kifayetsizdir.

Ancak Türk’ün ateşle imtihanı esasen 1915’de Çanakkale Savaşı’yla başlamıştır. Cumhuriyetin önsözü de, aslında orada yazılmıştır. 20.yüzyılın iblisleri, ellerini ovuşturmaya taa Viyana önlerinden döndüğümüzde başlamıştı. Bu, uzun hikâye ne yazık ki kötü yönetimin eseridir. Oralara giremeyeceğim. Zaman da yetmez.

Sevgili gençler, öğretmenliğime 19 Mayıs 1919 da İstiklal Harbi’nin meşalesinin tutuşturulduğu Samsun’da başladım. Güzel günlerim oldu. Şimdi ise dağlarında çiçeklerin açtığı, güneşin sırmalar saçtığı, 9 Eylül 1922’de Kurtuluş Savaşı’nın bittiği güzel İzmir’deyiz.

Savaş biteli 100 yıl oldu. Kurtuluş için hikâye tamam da, Kuruluş için hikâye neydi. “Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” Peki ulaştık mı? İlerliyoruz. Ümitsiz olamayız.

Şimdi Türkün Ateşle ekonomik imtihanı ne yazık ki henüz bitmemiştir. Samsun’da başlayan Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’da yürütülen bu mücadele şartlara bakılırsa olağan üstü bir gayrettir. Bu iftihar tablolarını size yaşatanları anlatmak kolay değil, hatta imkânsızdır.

Örnek mi istersiniz; '22 Ağustos 1922 Büyük Taarruz'da savaş sürerken; Reşat Nuri Güntekin’den ‘Çalıkuşu’ okuyacak kadar sıra dışı da ondan. Bu alanda yazılanları mutlaka okumalısınız. Burada anlatacaklarım size yetmez.

İşgal başlayınca; İstanbul’dan Anadolu’ya geçenleri, genç yaşta toprağa düşenleri, sürgüne gidenleri, okulları bırakıp cepheye koşanları, vatan söz konusu olunca anadan yardan geçenleri, hürriyeti yoksa cuma namazı kılmayız diyenleri, kurtuluş için dağa çıkanları ayrıntılarıyla anlatabilirim. Bu öyküleri dinlerken boğazınızın düğümlendiği, vücudunuzun ürperdiği, dudaklarınızın titreyeceği onlarca sahne anlatsam da, hiç biri ecdadın Afyon’da, Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’de ya da başka yerlerde Mustafa Kemal Paşa ve askerlerinin yaptıklarını anlatmaya yetmez. Çünkü bu alanda bütün kelimeler kifayetsiz, bütün cümleler yetersiz kalacaktır.

Ancak “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” diyen sese kulak vermenizi söyleyebilirim. Kendinizi tanımak için daha çok okumak mümkün. Merak edenler Bu iletişim çağında söylediklerimin tamamına her an ulaşabilirler; yeter ki merak etsinler.

Bugün bu kürsüden 100. yılı nedeniyle, varlığımıza kast eden düşmana karşı can veren aziz şehitlerimizin ruhlarına hitap etmek istiyorum;

Ey bu topraklar için toprağa düşenler, bir hilal uğruna güneş gibi batanlar; Siz toprağın üstünde de, altında da BİR oldunuz,

Bizse bütün imkânlarımıza rağmen, kardeşliğimizi eylemde değil, söylemde bile haykıramıyoruz.

Siz Çanakkale’de düşmanınızı bile kucağınıza aldınız,

Bizse kapı komşumuza her sabah günaydın demeye üşeniyoruz.

Siz o cenklerde dün bir avuç yere, ne kadar çok can sığdırdınız.

Biz bu gün koskoca memlekette, sosyal medya platformlarına bile sığamıyoruz.

Siz şimdi ebedi istirahatgâhlarınızda uyuyorsunuz,

Bizse gaflet uykularında, horluyor, uyuyoruz.

Ama haksızlık etmeyelim bizde, sizden çok şey öğrendik;

Büyük balığın, küçük balığı her zaman yutamayacağını, Merminin mertlikle, tüfeğin yürekle boy ölçüşemeyeceğini, Sizden öğrendik, küllerinden yeniden doğmayı, prangaları kırıp, yeniden ayağa kalkmayı sizden öğrendik.

Yürüdüğü yolda iz bırakmayan, o yoldan geçmiş sayılmazmış, tarihimizde, yüreğimizde de, ruhumuzda da iz bıraktınız. Ruhunuz şad olsun.

Elbette özgürlüğümüze ve barışa sonuna kadar sahip çıkacağız. Hep bir ağızdan haykırıyoruz;

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”

Aziz Şehitlerimiz Size Söz;

Okulumuzda, şehrimizde ve ülkemizde ve dünyada barışı yüceltecek, sevgi ve kardeşliği yükselteceğiz.

Biz de siz atalarımız gibi; çok çalışacağız, ekmeğimizden tasarruf edeceğiz, ama şerefimizden asla! Candan olacağız, yardan olacağız, ama özgürlük ve barış dolu bir dünyadan asla! Biz de sizler gibi; Düşmanımızı kucağımızda taşıyacağız, ama sırtımızda asla! Son nefesimizi tüketeceğiz, ama onurlu mirasınızı asla!

Ali bey, konuşma kürsüsünden uzağa, öğrencilere daha yakın bir yere doğru ilerledi.

Elindeki metnin dışına çıkıp irticalen haykırmaya başladı;

Söz mü?

Salondan gür bir ses yükseldi.

Söz….

Ey aziz şehitlerimiz, Siz toprağın altındakiler, biz üstündekilere ilham verdiniz, bükülmez bileklerinize, korku bilmez yüreklerinize selam olsun, ruhunuz şad olsun.

Öğretmen arkadaşlarım ve sevgili gençler, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nın 100. yılı programına son verirken; Bizlere bağımsız, başı dik bir ülke, özgürlükçü bir ruh miras bırakan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarını minnetle ve şükranla bir kez daha anıyoruz.

Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Onların kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak ülküsüyle, ülkemizin varlığı ve bütünlüğü için, hiç düşünmeden canlarını vermiş şehitlerimize bir kez daha rahmet diliyoruz.

Bu ülkenin öğretmeni olmanın onuru ve 19 Mayıs 1919 İstiklal Harbinin 100.yılında geçmişi doğru anlatabilmenin, omuzlarımızdaki derin sorumluluğuyla sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Ali bey kürsüden inerken öğrencilerin “sana söz …” diye bağırdıkları görüldü. Salon infial halindeydi. Ali beyse ağlıyordu. Aklına, babasının söylediği, ama hiç görmediği dedesi delmişdi.

Hoşça kalın sevgiyle kalın.19.05.2019

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.