Aldığım eğitim tarih konusuna uzaktır. Sağlık Eğitimi ve Meslek Dersleri Öğretmenliği okudum. Ancak bilimsel çalışmaların merakla başladığı söylenir. Ben de tarihe biraz meraklıyım. Okumaya anlamaya anladığımı yorumlamaya ve paylaşmaya çalışıyorum.

İnsanoğlu doğar, büyür, gelişir ve yaşantısı boyunca aklı ve kabiliyeti sayesinde bilen, irade sahibi olan bir canlı olma özelliği taşır. Bu yetisini kullanan, özgürce hareket edebilen, sorumluk sahibi bir canlıdır. Fiziki gücünü kullanır, iyi ya da kötü şeyler yaparak çevresini değiştirir ve geldiği yere inandığı olgular üzerinden geri döner.

İster olumlu ister olumsuz değiştirsin bu önemli bir faaliyettir. Esasen bizim kültür ve medeniyet havzamızda; bu değiştirme faaliyetinin iyilik üzerine olması, inanılan değerlerin gereğidir. Ancak iyilik soyut bir kavramdır. İyilik kime göre! Neye göre! İşte esas mesele de budur. Yani yol-yöntem, usûl-esas ne olmalıdır? Buna bakmak gerekir.

Böyle bakınca, 19 Mayıs 1919 kuşkusuz bir son ya da bir yeniden doğuş değildir. Ancak öyle sıradan bir başlangıç olduğunu söylemekte haksızlık olur. Doğru değerlendirmek için O günkü Osmanlı'nın içinde bulunduğu şartlara bakılmalıdır.

Devletin başkenti, yani hilafet ve saltanat makamı, İngiliz işgali altındadır. Yunan işgal kuvvetleri İzmir’den başlayarak Ege ve Marmara’yı işgale başlamıştır. İşgalcilerin Anadolu'nun bağrına hançerini sapladığı açıktır.  İşgalci Yunan teğmeni Sofokles'in  Bursa'da Osman Gazi'ye hakareti ve türbede çektirdiği fotoğraf ortadadır. Doğuda Osmanlı’nın kendi vatandaşı olan Ermeni çeteleri Müslüman ahaliyi kırmakta, ırza, namusa el sürmektedir. Karadeniz’de Rum çeteleri de halkı katletmekten geri durmamaktadır.

Türk'ün tarih önünde ağır bir sınavdan geçtiği günlerdir. İşte 19 Mayıs 1919'da başlatılan harekete buradan bakmak gerekir. Bu topraklarda kalmak için kendine gelme, kozasına çekilme, silkinip yola yeniden koyulma halidir bu. Devlet etme anlayışında aklı öne alma, toparlanma ve son bir gayretle bin yıllık Anadolu yaylasında Millete tutunmak, ona yönelmek için karaya çıkmadır. Aslında bir milli uyanışın dışa vurması fikri olsa gerektir bu girişim.

Tarih yolculuğumuzda Gazi Mustafa Kemal Paşa hiç şüphesiz kahraman bir asker, kurucu bir devlet adamı, toparlayıcı bir liderdir. Müslüman Türk'ün evlatlarından; belki biraz Karamanoğlu Mehmet bey, Ertuğrul Gazi, ya da Osman Gazi gibi ecdadımızın Domaniç-Söğüt ve Bilecik'te mayaladığı, devlet etme ruhunu, Oğuz boylarının, sıkıntılı anlarında ortaya çıkan kurucu aklını ve irfanı temsil eder.

Top yekûn bir batı karşısında, Milelimizin ateşle imtihanında görev almış, tecrübe sahibi bir askerdir. Osmanlı Devleti'nin nerede ise her cephede savaşmak zorunda kalması, Gazi'ye yapılması gerekenler hakkında bir öngörü sağlamıştır. Vatansever aydınlar ve irfan sahipleri gibi O'da bir çıkış yolu aramaktadır. Anadolu'ya görev için gönderilirken kendisi açıktan söylemese de; Cumhuriyetçi olduğu O günkü devletimizin yetkililerince bilinmektedir.

Bütün Dünyada olduğu gibi içinde bulunulan dönemde, yönetimler bir sorgulanma döneminden geçmektedir. Kendi kültür coğrafyamızdan bakıldığında, İslam'ın ve O'nun Yüce Peygamberinin; biz bağlılarına bugünkü tanımlara göre olmasa bile açıktan bir yönetim şeklini söylemediği anlaşılmaktadır. O çağda meşveret ve istişareyi gösterdiği anlaşılmaktadır. Özellikle bu fikrin; Hz. Ömer döneminde öne çıktığı görülür. Hz. Ömer'in vefatından önce, adını verdiği altı kişinin kendisinden sonra yönetici olacak olanı belirlemek için istişare etmelerini ve seçim yapmalarını önerdiği de bilinmektedir. Osmanlı’da kısmen yönetimini buraya yöneltmiştir.

Gazi Paşa'nın da elbette bu hususlarda bilgi sahibi olduğu ve devletin içine düştüğü bu durumdan çıkış için herkes gibi farklı yönetimler konusunda tasavvurları ve fikirlerinin olmaması düşünülemez. Sonuçta O üst düzey bir devlet görevlisidir.  

Buradan bakılınca;  19 Mayıs 1919, Millet iradesinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Milletin istiklali ve istikbali işgal altındaki İstanbul'dan alınıp, bilerek ama isteyerek olmasa da; ayakta kalmak için; Samsun'dan karaya vurmuş gibi değerlendirmek mümkündür. Bunu belki de yalnız bir kişinin işi değil, O'nun şahsında bütün bir milletin iradi kararı olarak değerlendirmek yerinde olur.

Tarih insanlık için ortak hafızadır. Eyvallah. Bizim içinde tarihimizi iyi bilmek, doğru okumak bunun için vazgeçilmezdir. Bu nedenle sözlü yazılı bilinen ne varsa bizi tanımlayan doğru olmak kaydıyla kabulümüzdür. Bize düşen geçmişten ders almaktır. Ancak esas olan geleceğe bakmak, çalışmak üretmek, adil ve hakkaniyetli paylaşmak için düzen kuran aklı aramak temel işimiz olmalıdır.

Bulunduğumuz coğrafyanın jeopolitik durumunu bilen ve okuyan ve ona göre oyun kuran tasavvur ehli yetiştirmeliyiz. Bunun için eğitim alt yapısı önemlidir. Hür ve vicdan sahibi, eşit, hakkaniyete bağlı, sevgiyi, kardeşliği, kolektif aklı öne çıkaran insanı yetiştirmeliyiz. Bana göre önümüzü aydınlatan tarihin penceresinden sızan, ışığın meşalesini; çağdaş eğitim tutmalıdır. Tarihi doğru okumanın şimdilik başkaca bir yolu görünmemektedir.

Doğru zamanda doğru adımı atmak için bilgi, vizyon ve irfan sahibi bir toplum olmak gerekmektedir. Sonra nerede yanlış yaptığımızı tartışmakla zaman geçirmekten başka bir şey yapamaz olmaktayız.

Bundan tam 100 yıl önce bugünlerde; 16 Mayıs 1916'da İngiliz Sykes ve Fransız Picot, o günkü devletimizin topraklarını paylaşmak için anlaştılar. Bu paylaşma planını anlamayan ve oyuna gelen Müslüman Osmanlı unsurları; 9 Haziran 1916'da  ayaklanmayı Mekke'den başlattılar. Osmanlı ordusu 1917 de bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Osmanlıya isyan edenler; kendilerini İslam'ın bir parçası olarak görselerdi, İslam'ın o günkü yegâne silahlı gücü Osmanlı Ordusunun çekilmesine neden olmazlar, yapılan yanlışlığın düzeltilmesini devletlerinden isterler idi. Ama maalesef hadise öyle gelişmedi. Demek ki anlaşmazlık yalnızca bir idari sıkıntı değildi, tarih şahittir bunu görmekteyiz.

Osmanlıya kılıç çeken unsurlar ne yazık ki kardeşlik hukukunu çiğnediler. İslam'ın topyekûn boğazlanmasına ve hala süren bir acı ve gözyaşına neden oldular. Düşmanın oyununa gelmişlerdi. Esasen kılıç İslam'ın asırlardır miğferi olan Türk'e çekilmiş idi. Bunu o gün kim kime anlatabilirdi ki, şimdi görülmüştür ki bedeli ağır oldu. Koskoca Medeniyet coğrafyası perişan halde hala inliyor. Önce de söyledim çözüm bilimin aydınlığında topyekûn eğitim, umut ederiz ki gerçekleşir.

Osmanlı devletinin yetiştirdiği Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu unsurlarının öngördüğü gelecek tasavvurunu, yalnız içerden değil dışarıdan da görmek, göstermek, anlamak ve anlatmak gerekmektedir. Kısaca 19 Mayıs’ın kıymetini değerlendirmek için karanlık günleri, işgal yıllarını hatırlamak ve ülkenin düşman işgalinden kurtulması için gayret etmiş emeği geçmiş Mustafa Kemal Paşa olmak üzere tüm geçmişimizi rahmetle anmalıyız. İleriye bakmalı, kendimiz ve Ülkemiz için daha güzel hayaller kurup, düşler görüp, gerçeğe çevirmek için çalışmalıyız.

Bir öğretmen gözüyle, 19 Mayıs 1919 ve Cumhuriyet'e geçişi böyle gördüm. Bayramınızı kutluyorum. Hoşça kalın sevgiyle kalın.  27.5.2016

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.