Çalmak: başkasının malını gizlice almak, hırsızlık etmek, aşırmak. Bunun dışında çalmak kelimesinin kullanıldığı başka yerler de var. İşte bazıları:
Bir müziği dinlemeyi sağlayan aleti çalıştırmak, müzik aletini çalmak. Ses çıkartmak, ses vermek, ıslık. Birinin zamanını çalmak, ziyan edilmesine yol açmak. Kapı zili çalmak. Bozuk çalmak; aramadı diye bana bozuk çalıyor. Çene çalmak; yolda gelirken bol bol çene çaldık. Çalmak için farklı kullanmalardır.

Hırsızlık; soygun. Hırsızlık suçu, bir başkasının sahip olduğu taşınır bir malı sahibinin rızası olmadan kendisine veya başkasına fayda sağlamak amacıyla bulunduğu yerden alınmasıyla oluşur.

İstanbul seçimleri için, YSK’nun gerekçeli kararına göre, çalmak sözü hafif kalır; zira oylar çalınmamış organizeli bir şekilde hortumlanmış. Bu önceden yapılmış. İlgili kurumlardan gelen sandık kurulu listesi çöpe atılmış. Yerine operasyona uygun isimler atanmış.

Bu hukuksuzluk Binali Yıldırım’ı ilgilendiriyor mu? Elbette.. Yani; Avcılar’da 4 sandıkta, Ak Parti’ye 401 oy eksik, CHP’ye 15 oy fazla yazılmış. Bağcılar’da 35 sandıkta Ak Parti’ye 1581 oy eksik yazılmış. Bayrampaşa’da Binali Yıldırım’ın 418 oyu yok olmuş. Ak Parti’nin Ümraniye’de 384, Başakşehir’de 72, Fatih’te 257, Küçükçekmece’de 896 geçerli oyunun geçersize dönüştürüldüğü tespit edilmiş. Ve YSK’nun tespitlerinden çok azı bunlar.
“Seçim neden iptal edildi? Çok Basit, çünkü çaldılar.” Kim için çaldılar? Şekilde görüldüğü gibi Binali Yıldırım lehine değil..

29 bin oy farkla seçildiği ilan edilip mazbatası verilen İmamoğlu’nun oy farkı itiraz sonucu oyların sadece %10’u yeniden sayılınca 13.729’a gerilemiştir. 15 bin oy Binali Yıldırım’a geçmiştir. Yani 15 bin oyun sahibi olan Binali Yıldırım’ın rızası olmadan rakibi taraftarları; Yıldırım’ın hanesinden rakibinin hanesine aktarmıştı, oyların yeri değiştirilmişti, 15 bin oy çalınmıştı. İtiraz sonucu bu oyların geri alınması yeterli olmadı, buna dayalı başka usulsüzlükler olduğu tespit edildi ve seçim tekrarına karar verildi.

Zaferin çalınması da var. Doğan Cüceloğlu bu konuyu şöyle işliyor:
“Yirmi altı yaşındaydım. Amerika’ya yeni gitmiştim. Osgood’un araştırma asistanlığını yapıyorum. Aynı odada John ve Gary adında iki asistan daha var. Bir Cumartesi günü ofise gittiğimde halının üstünde emekleyen bir oğlan çocuğu gördüm. Gary oğlunu getirmişti. Herkes kendi işini yapıyordu. Ben de masama oturdum. Çalışmaya başladım.
Odada oldukça alçak meşin bir koltuk vardı. Fark ettiğimde, çocuk ona çıkmaya çalışıyordu. Bir bacağını atıyor tutunuyor ama bir türlü koltuğa çıkamıyordu. Çocuk bunu dört beş kez denedi. Baba bir yandan çalışırken bir yandan göz ucuyla oğlunu takip ediyordu. John ise hiç ilgilenmiyordu. Tamamıyla kendi işiyle meşguldü.
Çocuk yine deneyip çıkamayınca yerimden kalktım. Çocuğun koltuk altlarından tuttum. “Hoppa!” dedim ve onu meşin koltuğun üstüne bıraktım. Çocuk hiç beklemiyordu. Önce şaşaladı. Sonra koltuğun üstünde öyle kalakaldı. O zaman bilmiyordum. Ama şimdi biliyorum. Benim anlam çerçevem içinde o küçük çocuk benim yeğenimdi ben de onun amcası. İçinde büyüdüğüm kasabanın anlam çerçevesi o çocukla aramızdaki ilişkiyi öyle tanımlamıştı. Yeğenim koltuğa çıkmaya çalışıyordu ve amcası olarak ona yardım etmek bana düşerdi. Çünkü babası Gary ve amcası John bir şey yapmaya pek niyetli gözükmüyordu!!!

Vazifesini yapmış bir amcanın mutluluğu içinde gülümseyerek Gary’e baktım. “Neden yaptın? diye sordu. Vazifesini yapmış bir amcanın rahatlığı içinde “Çıkmaya çalışıyordu” dedim. Gary “Ben de biliyordum çıkmaya çalıştığını.. Sen niye yaptın? Diye üsteledi. Şaşırdım ve sinirlendim. İçimden bu Amerikalılara iyilik yaramıyor diye düşündüm. Ama merak etmekten de kendimi alamıyorum. Sonra sordu “Sen ne yaptığının farkında mısın?” İçimden yine sinirlendim. İstanbul psikolojiyi bitirmiş, iki yıl asistanlık yapmış, aydın bir insandım. Ne yaptığımın farkında olmayacak biri değildim.

“Bak” dedi. “Çocuk koltuğa çıkacağına inanıyordu. Belki yarım saat, belki bir saat uğraşacaktı ama eninde sonunda çıkacaktı. Öyle ucundan tutmuyordu. Çıkacağına inanmış biri olarak kedi yavrusu gibi tutunmuştu. Bırakmayacaktı. Deneyecek, deneyecek, en sonunda çıkacaktı. Çıkınca dönüp bana bakacaktı. Ben de ona çıktın diyecektim. Sonra inecekti. Yine uğraşacaktı. Bir saatte çıktığını belki yirmi dakikada çıkacaktı. Bugün bütün gün onunla uğraşacaktı ve belki de beş dakikada çıkar hale gelecekti. Bu onun bugünkü zaferi olacaktı. Sen onun zaferini çaldın!

Öylece bakakaldım. Bu hayatımda hiç unutmayacağım bir ders olmuştu bana. Biliyor musunuz iki hafta sonra Gary’e sordum. Neden sadece “Çıktın!” diyecektin??? Neden “Aferin sana oğlum, alkış alkış” değil??? Verdiği cevabı hiç unutmayacağım; “Ben zaferine sadece tanık olurum. Onun benden aferin almak için başarı peşinde koşması doğru değil. Kendisi için başarır ama benim bildiğimi, gözlediğimi, tanık olduğumu bilir!!!””
Hoş kalın Haziran 2019, Anamur. İsmet Kadıoğlu.

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Yap Yeni Üyelik

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.