Gora deyince Cem Yılmaz’ın filmi aklınıza geldi değil mi?
Ama bu Gora’ da harflerin arasında ( . ) yok. Yani bu başka…
Akdeniz’in, ılık ve yağışlı geçen kışının ardından,  erken yaz günlerinden birindeyiz. Gelmişken bölgede bir günlük bir gözlem yapmak istedim.
Önceki gün, bölgede insanların epeydir alışık olmadığı, sıkı bir yağmur yağdı. 
Bugün bizi köye götüren şoför sohbet sırasında, ‘bazen yağmur buralarda sicim gibi yağar’ dedi. 
Buralara yabancı biri olarak, anlamadım ama yağmur bu belli ki bir şeye benzetiliyor diye düşündüm. Deniz sahilinden dağları sarmış ormanların içinden geçip, yazın boğucu sıcaklarının kapıda olduğunu hatırlatan bir öğle saatinde, hiçte rahat olmayan yarı asfalt yarı toprak bir yoldan ulaştık bu dağ köyüne.
Taşeli yöresi, Anadolu’nun iklim olarak tarıma uygun, kıymetli topraklara sahip olsa da yeterli su ve araziye, yani ekilip dikilen sulama yapılan geniş toprağa sahip değil. Bilgilerim bana bunu düşündürürken, şoföre beni akşama doğru almasını söyleyip araçtan indim.
Ana yoldan ayrılırken şosenin başında yanıma geç bir adam yaklaştı. Selamlaştık adının Veli olduğunu söyledi. Ağaçların arasından birlikte yürüdük, yamaçtan dereye oradan geçip, benim için güçte olsa bir evin tahta merdivenlerine ulaştık.
Demirin kullanılmadığı, çam ağacı özü merteklerin, damın taban ve tavanı örttüğü ve üstünü betonla kapatıldığı çatısız bir yapı görüyorum. Üzerinde durduğumuz kısmın altı ahır, fakat halk hayvancılığı terk edince, şimdilerde tamamen kullanım dışı kaldığını düşündüm. Yanda bir görünen ağıl da muhtemelen öyle. 
Bu tür evlerin yapımında; ağaç taş,  sıvılaştırılmış özlü toprak ve belki iç kısımlarında badana için kireç kullanılmış olabileceğini biliyordum, ama birinin içine girmişliğim yoktu. Çatı kısmı eski damlarda olduğu gibi toprak olmasa da, eskiyle yeni inşaat malzemesi karışımı, dışı sıvasız göze hoş gelmeyen bir köy evi... 
Çevrede ilk gözlem; bu evlerin etrafı, bitki örtüsünün en tazesini, yeşilin en güzelini barındırıyor olsa da kabul etmeliyiz ki, bu imkânlarla, elbette bu güzelliğin içinde bir sanat harikası konut beklemiyorum.
Tek tük sinek vızıltısını saymazsak etraf oldukça sessiz, geldiğimiz evin iki giriş kapısından biri açık, görünürde kimseler yok..
Sağda solda şimdilerde adını unuttuğumuz tarım aletleri açıkta duruyor; şu kazma kim bilir kaç yıldır kullanımda, şimdilerde varoş marketlerde bile örneği kalmamıştır, dedim kendi kendime.
Uzun zamandır kullanılmadığı yosun tutmuş halinden belli, iki kollu ağaç bir merdiven, evin çatı gibi kullanılan kısmına dayanmış öylece duruyor. Dama çıkılan merdivenin hemen altında güneye ve doğuya bakan iki kapı ve kapıların yanında, neredeyse yarısı büyüklüğünde birer açık duran tek kanat pencere var. 
Şose yola saptığımda bana eşlik eden genç, ben kapıya bakınca sesleniyor: 
-Ali emmi  hooyn …  evde min? Misafirin vaaar.. 
  Bize yakın pencereden, biraz da derinden bir ses duyuldu.
-Zavra ğın önündeyin,  çıhın gelin gapı açık. Gence baktım, tamam gidelim der gibi vücut diliyle beni öne aldı yarım döndü buyur der gibi duruyordu.
Fazlaca geniş olmayan çoktandır süpürge değmemiş gibi görünen girişe yöneldim. Bir metre kadar sandığım yarı aydınlık koridoru adımlamaya başladım.
Ağırdan alıyorum ki açık kapıda biri görünsün, ama öyle olmadı. Eskiyle yeni karışık kalın taş duvarın iç girişinde biraz endişeyle karışık şaşkın durdum. Gayri -ihtiyari arkadan gelen genç adama baktım.
Genç, -Ali emmi nerdesin? Diye seslendi.
İçerden aynı ses, biraz da yorgun,
Ulen  ‘kara’ gelig dedim ya! 
Anladım, Veli’nin sesini içerideki kişi tanımış olmalı, ama karayı anlamadım.
Çağrı bana tuhaf gelse de 
-Veli’ ye, -siz önden geçin dedim.
Veli önde ben hemen ardında içeri girdik. Biraz karanlık bir koridordan yapıya yeni eklendiği anlaşılan betonarme kısma geçtik.
Adam içeride tahta bir divanda, bir yastığa dirseğini dayamış yarı uzanmış halde bize bakıyordu. Ayağa bile kalkmadı. Aşırı güneşte kalmaktan kızarmış bir yüz, eski olmasa da solmuş kıyafetleriyle divanda dirseğinin üstünde bizi karşıladı.
Görüntüsüyle, hayatın erken yorduğu ve oldurduğu izlenimi veren bir hali vardı.
Selam verdim, otur dedi, ama etrafa bakındı, 
-Kara, şu gındırık kapıdan  geçiver, sandalye çek misafire, ben böğün yoruldum, olduğum yerde söykendim kaldım’ dedi.
Ben söykenmek ne diye takılmışken, fark ettim ki girdiğimiz kapının paralelinde başka bir yarı açık kapı daha var.
Veli bir sandalye getirdi. Gelen plastik sandalyeye oturdum.
Adam, -Gusura bakmayın dedi, foranta yok, yaz günü,  yalıgızım.
-Hoş gelmişıg. Nerden böyle? Cevabımı beklemeden ekledi
-Kara, balkonda bardak var,  su versen beğimize dedi.
Genç, bir başka kapıdan odadan çıktı. Geri gelirken 2 ile 4 litre arası olduğunu düşündüğüm ağaçtan yapılmış bir fıçıyla geri döndü. Benim ise bardak aklıma takıldı bu nasıl bardak!
 Hele bir soluklanın, uzun zamandır elektrikler de yok. 
Kabaklar da eskisi gibi tat vermiyor bardağa su koymaya başladık.
Ben kabakları temelli anlamadım.
Adam -Veli, ‘şu gorayı al’ dedi. Ve adam belindeki kuşağının arasından çıkardığı pek de küçük olmayan demir parçasını gence uzattı.
Dışarı çık, ötüyüzdeki gapıyı aç; yerdeki sepette kaysı var turfanda. Sabahtan küncü ekiminde topladım, hoşuma getdiydi.
Şenderede bir sulada yiyelim. Dedi.
O arada pencereden bir ses geldi ‘tirik tik tirng … bir hayvan sesi,
Adam, -bu sene tirik yazın ceviz bırakmaycak dedi. Kendi kendine…
Ben, zavraktı, goraydı, bardaktı, tirikti küncüydü, turfandaydı, şendere, derken, koptum.
Adam,  şaşkınlığımı fark etmiş olmalı, tabloyu nasıl okuduysa, seni biraz ıvgalanmış gördüm  rahat ol dedi. Hayat ıvgalanmaya gelmez olduğu kadar ‘kaktırıvır getsin’ demez mi?
Gülümsedim ve telefonumu çıkardım. 
Asistanımı aradım, kolay gelsin Ahmet,
-Hocam buyurun, tatilde değil miydiniz? 
Doğru, tatildeyim Ahmet, hani bana tez konusu demiştin, konu buldum gibi! ...
not al!.... 
Selam ve muhabbetle

22.08.2026